Harita

Kitabeler Haritası

12 Temmuz 2026 Pazar

III.Ahmed Çeşmesi Kitabesi

Bu yapının konumu










Şâhenşeh-i âlî-neseb, Sultân-ı memdûhu’l-haseb

Fermândih-i Rûm u Arab, Hân Ahmed-i kişver-küşâ

Şahlar şâhı, yüce ve övülmüş bir soydan gelen sultan

Rumeli, Anadolu ve Arap diyarının hakimi, memleketler açan Ahmed Han


Adl ü kerâmet menba‘ı, Şems-i vilâyet matla‘ı

Dergâhının her mısra‘ı, Şehbâl-i Sîmurg u Hümâ

Adalet ve ikram kaynağı, vilayet güneşinin doğuş yeri

Onun evinin her bir kapısı, efsanevi Simurg ve Hüma kuşunun devasa kanatları gibi


Zâtı mülûke âb-ı rû, Şemşîri bâğ-ı fethe cû

Gülzâr-ı mülke verdi su, mîzâb-ı kilki dâimâ

Onun kıymetli zâtı, memleketlere yüzsuyu, keskin kılıcı fethe yönelik

Toprakları besleyen bir su yolu gibi olan kalemi (icraatları), memleketleri besledi


Hem pâdişehdir hem velî, zâtında olmuş müncelî

Adl-i Ömer cûd-i Ali, Hulk-i Muhammed Mustafâ

Hem padişahlık hem de velîlik onun zâtında bir araya gelmiştir

Ömer’in adaleti, Ali’nin batâleti ve Muhammed Mustafâ’nın güzel ahlakı onda yerleşmiştir


Destinde devlet hâtemi, kılmış musahhar âlemi

Hak resm-i ism-i a‘zamı, nakş-ı cebîn etmiş ânâ

Elindeki devlet-i aliyye mührü ile âlemi mühürlemiştir

Cenab-ı Hak da onun alnına, ism-i azamını nakş etmiştir


Hayret verir sad Kayser’e, gâlib hezar İskender’e

Hükmü revân her kişvere, fermânberi şâh u gedâ

Yüz Sezara hayret verir, Bin İskendere galip gelir

Emri her kral, melik tarafından dinlenir, en zengininden en fakirine herkese hükmü geçer


Hem hâmî-i beyti’l-harem, hem hâdim-i şâh-ı ümem

Rûm u Arab mülk-i Acem, mahkûmudur sertâbepâ

Hem mukaddes beldeleri himaye eder, hem de ümmetlerin şahının hizmetçiliğini yapar

Anadolu, Arap ve İran toprakları baştan ayağa onun mahkumudur


Oldur imâmü’l-müslimîn, zıll-i Hüdâvend-i mu‘în

Bâ-nass-ı Kur’ân-ı mübîn, emrine vâcib iktidâ

Müslümanların imâmı ve Allahü teâlânın yeryüzündeki gölgesi odur

Kuran-ı kerimin emriyle sabittir ki, onun emirlerine itaat herkese vaciptir


Şehler âna kişver verir, ol şehlere efser verir

Seyfine düşmen ser verir, oldukça tûğu sernümâ

Diğer şahlar ona ülkelerini verirler, o da onlara taçlarını verir

Tûğu dik durdukça, kılıcına düşman başını verir


Ol menba‘-ı cûy-i merâm, ol maksem-i rızk-ı enâm

Olsun ilâ yevmi’l-kıyâm, şâhân-ı dehre mültecâ

Merâm/hâcet ırmağının çıkış yeri odur, insanların rızıklarına vesile olan maksem (taksim edici) odur

Onun (mülkünün, soyunun) cihanın şahlarına bir sığınak olması, kıyamet gününe kadar devam etsin


İskender edip cüst ü cû, zultmetde gezmiş sû be sû

Bâb-ı hümâyûnunda bu, etdi revân âb-ı bekâ

İskender (âb-ı hayatı bulmak için) zulmetler içinde cihanı dolaştı

Fakat işte o, Bâb-ı Hümayun kapısı önünde o suyu akıttı


Bu tarh-ı pâk-ı hurremi, sevk etdi sadr-ı a‘zamı

Dâmâd-ı hâss-ı ekremi, hem-nâm-ı ceddü’l-enbiyâ

Bu gönül açıcı, tertemiz sahayı tanzim etme işini Sadrazamına;

Peygamberlerin ceddi (İbrahim) ile adaş olan çok sevdiği damadına verdi


Oldu o düstûr-u celîl, bu hayr-ı cârîye delîl

Halka edip zemzem sebîl, celb etti ol şâha du‘â

O (sadrazam) çalışıp bu hayr eserinin meydana gelmesine vesile oldu

Halka zemzem gibi olan bu suyu akıtarak, o şâhın dua almasını sağladı


Ol şehriyâr-ı zer-nisâr, bezl etdi mâl bî-şomâr

Yapdı sebîl ü çeşmesâr, me’cûr ola rûz-i cezâ

O çok cömert padişah, hadsiz mal dökerek

Kıyamet günü ecre kavuşmak için bu sebil ve çeşmeyi bina ettirdi


Bu mevki‘i âbâd edip, bir tarh-ı nev îcâd edip

Rûh-u Hüseyn’i şâd edip, etdi sebîl âb-ı safâ

Bu çeşmenin yapıldığı mevkiyi ihya etti, yeni bir bahçe meydana getirdi

Bu mutluluk veren suyu akıtarak Hazret-i Hüseyn’in ruhunu şâd etti


Bu ayna ey sâfî-derûn, destini Kevser gibi sun

Her katre-i safvet-nümûn, olmakda bir ayn-ı şifâ

Ey temiz kalpli kişi, bu pınara elini, Kevser’e daldırmak ümmidiyle sun
Zira her bir saf, temiz damlası bir şifa kaynağıdır


Âbı zülâle mâ-sadak, tâkı felekle yek-nesak

Gök kubbenin altında bak, var mı bu resme bir binâ

Bu çeşmenin suyu pek latif, binası ise semâlar gibi yüce oldu

Gök kubbenin altında bak, buna benzer hiç bir bina var mı?


Oldukça bercâ mihr ü mâh, zîb-i serîr olsun o şâh

Sadr-ı güzînin yâ ilâh, etme rikâbından cüdâ

Ay ve Güneş yerli yerinde durdukça, mutlu ve huzurlu olsun o şah

Çok sevdiği sadrazamını da, hiç bir zaman huzurundan uzaklaştırmasın


Ey hüsrev-i âlî-tebâr, âsârına yokdur şomâr

Ammâ bu dilcû çeşmesâr, oldu aceb hayret-fezâ

Ey ulu soylu, büyük sultan, senin eserlerine bir nihayet yoktur

Ama bu gönül alıcı çeşme ki, çok hayret verici acayip bir eser oldu


Bak sîm ü zerden tâsına, âb-ı hayât efzâsına

Benzer gümüş sakkâsına, bekler kapun subh u mesâ

Bak gümüş ve altından tasına, ab-ı hayat gibi olan suyuna

Sanki su yerine gümüş akıtır, sarayının önünü sabah ve akşam beklemektedir


Yapdın sarây meydânına, kıldın salâ atşânına

Cennet’de Kevser yanına, gûyâ ki kasr etdin binâ

Yaptın saray meydanına, susuzlarından hayır dua aldın

Sanki Cennette Kevser yanına, bir köşk bina ettirdin


Altun suyun edip sebîl, yapdın uyûn-u selsebîl

Birine bin ecr-i cezîl, versin Cenâb-ı Kibriyâ

Altın suyunu bir çok yerinden akıtan bir sebil yaptın

Mahşer’de birine bin ecr-i cezîl (çokca ecir, sevap), versin Cenab-ı Kibriyâ


Medhinde hâmem oldu lâl, izhâr-ı acz etti makâl

Evsâfın eylerken hayâl, Hâtif’den erdi bu nidâ

Seni medh etmek isteyen kalemler dilsiz kesildi, kelimeler de acziyetlerini itiraf ettiler

Senin vasıflarını düşünürken, Hâtif’den (Gaybdan seslenir gibi haber veren melek) şu nidâ geldi:


Vehbî hamûş ol beste-leb, haddin değil eyle edeb

Senden mukaddem oldu hep, şâ‘irlere birden salâ

Ey Vehbî! Sen bu mevzuda söz söyleme, dudaklarını kapat zira senin o sultanı övmek haddin değil

Senden önce de bu mevzuda kalem oynatan şairler hep aciz kaldılar


Vasfında edip güft ü gû, çok kimse dökdü âb-ı rû

Ettirdi âhir ser-fürû, ol Hüsrev-i şevket-nümâ

O sultanı vasfetmekte tartışılırken, çok kimseler yüz suyu döktüler

En nihayetinden o haşmetli sultan, hepsine boyun eğdirdi


Târîh içün dânişverân, hayrette iken nâgehân

Buldu şehenşâh-ı cihân, bir mısra‘-ı âlem-behâ

İlim-irfan sahipleri tarih mısrasını yazmak için hayrette iken

O cihanın sultanı, dünyaya bedel bir mısra buldu


Her lafzı bahr-i mevczen, ma‘nâsıdır dürr-i Aden

Görmek dilersen ânı sen, ey teşne-i hüsn-i edâ

Her sözü dalgalı bir deniz gibi, manaları ise Aden incisi gibi

Ey güzellik ve estetik arzulayan kimse, sen o mısrayı görmek dilersen (bir sonraki beyte bak)


Târîhi Sultân Ahmed’in, cârî zebân-ı lûleden:

“Aç besmeleyle iç suyu, Hân Ahmed’e eyle du‘â”

Sultan Ahmed’in bu eserinin tarihi, çeşmenin diliyle akıyor

“Aç besmeleyle iç suyunu, Han Ahmed’e eyle dua”


1141 [1728]