Bu yapının konumu
Şâhenşeh-i âlî-neseb, Sultân-ı memdûhu’l-haseb
Fermândih-i Rûm u Arab, Hân Ahmed-i kişver-küşâ
—
Şahlar şâhı, yüce ve övülmüş bir soydan gelen sultan
Rumeli, Anadolu ve Arap diyarının hakimi, memleketler açan Ahmed Han
Adl ü kerâmet menba‘ı, Şems-i vilâyet matla‘ı
Dergâhının her mısra‘ı, Şehbâl-i Sîmurg u Hümâ
—
Adalet ve ikram kaynağı, vilayet güneşinin doğuş yeri
Onun evinin her bir kapısı, efsanevi Simurg ve Hüma kuşunun devasa kanatları gibi
Zâtı mülûke âb-ı rû, Şemşîri bâğ-ı fethe cû
Gülzâr-ı mülke verdi su, mîzâb-ı kilki dâimâ
—
Onun kıymetli zâtı, memleketlere yüzsuyu, keskin kılıcı fethe yönelik
Toprakları besleyen bir su yolu gibi olan kalemi (icraatları), memleketleri besledi
Hem pâdişehdir hem velî, zâtında olmuş müncelî
Adl-i Ömer cûd-i Ali, Hulk-i Muhammed Mustafâ
—
Hem padişahlık hem de velîlik onun zâtında bir araya gelmiştir
Ömer’in adaleti, Ali’nin batâleti ve Muhammed Mustafâ’nın güzel ahlakı onda yerleşmiştir
Destinde devlet hâtemi, kılmış musahhar âlemi
Hak resm-i ism-i a‘zamı, nakş-ı cebîn etmiş ânâ
—
Elindeki devlet-i aliyye mührü ile âlemi mühürlemiştir
Cenab-ı Hak da onun alnına, ism-i azamını nakş etmiştir
Hayret verir sad Kayser’e, gâlib hezar İskender’e
Hükmü revân her kişvere, fermânberi şâh u gedâ
—
Yüz Sezara hayret verir, Bin İskendere galip gelir
Emri her kral, melik tarafından dinlenir, en zengininden en fakirine herkese hükmü geçer
Hem hâmî-i beyti’l-harem, hem hâdim-i şâh-ı ümem
Rûm u Arab mülk-i Acem, mahkûmudur sertâbepâ
—
Hem mukaddes beldeleri himaye eder, hem de ümmetlerin şahının hizmetçiliğini yapar
Anadolu, Arap ve İran toprakları baştan ayağa onun mahkumudur
Oldur imâmü’l-müslimîn, zıll-i Hüdâvend-i mu‘în
Bâ-nass-ı Kur’ân-ı mübîn, emrine vâcib iktidâ
—
Müslümanların imâmı ve Allahü teâlânın yeryüzündeki gölgesi odur
Kuran-ı kerimin emriyle sabittir ki, onun emirlerine itaat herkese vaciptir
Şehler âna kişver verir, ol şehlere efser verir
Seyfine düşmen ser verir, oldukça tûğu sernümâ
—
Diğer şahlar ona ülkelerini verirler, o da onlara taçlarını verir
Tûğu dik durdukça, kılıcına düşman başını verir
Ol menba‘-ı cûy-i merâm, ol maksem-i rızk-ı enâm
Olsun ilâ yevmi’l-kıyâm, şâhân-ı dehre mültecâ
—
Merâm/hâcet ırmağının çıkış yeri odur, insanların rızıklarına vesile olan maksem (taksim edici) odur
Onun (mülkünün, soyunun) cihanın şahlarına bir sığınak olması, kıyamet gününe kadar devam etsin
İskender edip cüst ü cû, zultmetde gezmiş sû be sû
Bâb-ı hümâyûnunda bu, etdi revân âb-ı bekâ
—
İskender (âb-ı hayatı bulmak için) zulmetler içinde cihanı dolaştı
Fakat işte o, Bâb-ı Hümayun kapısı önünde o suyu akıttı
Bu tarh-ı pâk-ı hurremi, sevk etdi sadr-ı a‘zamı
Dâmâd-ı hâss-ı ekremi, hem-nâm-ı ceddü’l-enbiyâ
—
Bu gönül açıcı, tertemiz sahayı tanzim etme işini Sadrazamına;
Peygamberlerin ceddi (İbrahim) ile adaş olan çok sevdiği damadına verdi
Oldu o düstûr-u celîl, bu hayr-ı cârîye delîl
Halka edip zemzem sebîl, celb etti ol şâha du‘â
—
O (sadrazam) çalışıp bu hayr eserinin meydana gelmesine vesile oldu
Halka zemzem gibi olan bu suyu akıtarak, o şâhın dua almasını sağladı
Ol şehriyâr-ı zer-nisâr, bezl etdi mâl bî-şomâr
Yapdı sebîl ü çeşmesâr, me’cûr ola rûz-i cezâ
—
O çok cömert padişah, hadsiz mal dökerek
Kıyamet günü ecre kavuşmak için bu sebil ve çeşmeyi bina ettirdi
Bu mevki‘i âbâd edip, bir tarh-ı nev îcâd edip
Rûh-u Hüseyn’i şâd edip, etdi sebîl âb-ı safâ
—
Bu çeşmenin yapıldığı mevkiyi ihya etti, yeni bir bahçe meydana getirdi
Bu mutluluk veren suyu akıtarak Hazret-i Hüseyn’in ruhunu şâd etti
Bu ayna ey sâfî-derûn, destini Kevser gibi sun
Her katre-i safvet-nümûn, olmakda bir ayn-ı şifâ
—
Ey temiz kalpli kişi, bu pınara elini, Kevser’e daldırmak ümmidiyle sun
Zira her bir saf, temiz damlası bir şifa kaynağıdır
Âbı zülâle mâ-sadak, tâkı felekle yek-nesak
Gök kubbenin altında bak, var mı bu resme bir binâ
—
Bu çeşmenin suyu pek latif, binası ise semâlar gibi yüce oldu
Gök kubbenin altında bak, buna benzer hiç bir bina var mı?
Oldukça bercâ mihr ü mâh, zîb-i serîr olsun o şâh
Sadr-ı güzînin yâ ilâh, etme rikâbından cüdâ
—
Ay ve Güneş yerli yerinde durdukça, mutlu ve huzurlu olsun o şah
Çok sevdiği sadrazamını da, hiç bir zaman huzurundan uzaklaştırmasın
Ey hüsrev-i âlî-tebâr, âsârına yokdur şomâr
Ammâ bu dilcû çeşmesâr, oldu aceb hayret-fezâ
—
Ey ulu soylu, büyük sultan, senin eserlerine bir nihayet yoktur
Ama bu gönül alıcı çeşme ki, çok hayret verici acayip bir eser oldu
Bak sîm ü zerden tâsına, âb-ı hayât efzâsına
Benzer gümüş sakkâsına, bekler kapun subh u mesâ
—
Bak gümüş ve altından tasına, ab-ı hayat gibi olan suyuna
Sanki su yerine gümüş akıtır, sarayının önünü sabah ve akşam beklemektedir
Yapdın sarây meydânına, kıldın salâ atşânına
Cennet’de Kevser yanına, gûyâ ki kasr etdin binâ
—
Yaptın saray meydanına, susuzlarından hayır dua aldın
Sanki Cennette Kevser yanına, bir köşk bina ettirdin
Altun suyun edip sebîl, yapdın uyûn-u selsebîl
Birine bin ecr-i cezîl, versin Cenâb-ı Kibriyâ
—
Altın suyunu bir çok yerinden akıtan bir sebil yaptın
Mahşer’de birine bin ecr-i cezîl (çokca ecir, sevap), versin Cenab-ı Kibriyâ
Medhinde hâmem oldu lâl, izhâr-ı acz etti makâl
Evsâfın eylerken hayâl, Hâtif’den erdi bu nidâ
—
Seni medh etmek isteyen kalemler dilsiz kesildi, kelimeler de acziyetlerini itiraf ettiler
Senin vasıflarını düşünürken, Hâtif’den (Gaybdan seslenir gibi haber veren melek) şu nidâ geldi:
Vehbî hamûş ol beste-leb, haddin değil eyle edeb
Senden mukaddem oldu hep, şâ‘irlere birden salâ
—
Ey Vehbî! Sen bu mevzuda söz söyleme, dudaklarını kapat zira senin o sultanı övmek haddin değil
Senden önce de bu mevzuda kalem oynatan şairler hep aciz kaldılar
Vasfında edip güft ü gû, çok kimse dökdü âb-ı rû
Ettirdi âhir ser-fürû, ol Hüsrev-i şevket-nümâ
—
O sultanı vasfetmekte tartışılırken, çok kimseler yüz suyu döktüler
En nihayetinden o haşmetli sultan, hepsine boyun eğdirdi
Târîh içün dânişverân, hayrette iken nâgehân
Buldu şehenşâh-ı cihân, bir mısra‘-ı âlem-behâ
—
İlim-irfan sahipleri tarih mısrasını yazmak için hayrette iken
O cihanın sultanı, dünyaya bedel bir mısra buldu
Her lafzı bahr-i mevczen, ma‘nâsıdır dürr-i Aden
Görmek dilersen ânı sen, ey teşne-i hüsn-i edâ
—
Her sözü dalgalı bir deniz gibi, manaları ise Aden incisi gibi
Ey güzellik ve estetik arzulayan kimse, sen o mısrayı görmek dilersen (bir sonraki beyte bak)
Târîhi Sultân Ahmed’in, cârî zebân-ı lûleden:
“Aç besmeleyle iç suyu, Hân Ahmed’e eyle du‘â”
—
Sultan Ahmed’in bu eserinin tarihi, çeşmenin diliyle akıyor
“Aç besmeleyle iç suyunu, Han Ahmed’e eyle dua”
1141 [1728]